AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  SSSSSS  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Pişmanlık Hissi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Diana Maurice
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1163
Kayıt tarihi : 30/07/14
Yaş : 25

MesajKonu: Pişmanlık Hissi   Perş. Kas. 20 2014, 00:08





-Geçen yıl, Emily’nin Odası, Gecenin Bir yarısı.

"Elimi kana buladığım o günün üzerinden yaklaşık bir hafta geçti. Hayatımda sanki bir parça akıp gitmişti. Yaşam enerjim sanki bedenimden ruhumdan çekiliyordu. Seni özledim. Ama benden çok uzaktasın, bununla yüzleşmek çok zor ve korkutucu ama ben senin nefesini yüzümde hissedecek konumdayken bile öyleydin aslında. Dudaklarına bir öpücük konduracak mesafe kadar yakın, Aramızda sıradağlar varmış gibi uzak. Vahşiliğindi seni benden uzak tutan, bana bir eşya gibi bakmandı, aramızdaki ilişki. Beni yerlere çivileyip seni göklere çıkartan, fakat en önemlisi tenime ilk değen eldi. Yaptığım hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimi ve seni geri getirmeyeceğimi biliyorum. Geçmişte de aşamayacaktım o engelleri, şimdi de. Biri hariç, biri yıkılmayı bekliyor, seni benden uzak kılan tek bir şey var değiştirmeye, yok etmeye gücümün yeteceği. Beş para etmez varlığımın içine hüznü zerk eyledim her geçen gün. Acın hiç eksilmiyor gitgide içimde bir çığ gibi büyüyor. Ama seni unutup hayatıma devam etmek zorundayım. Üzgünüm…"


Önce günlüğünün kalın kapakları kapandı, daha sonra da gözleri. Büyük bir sabırsızlıkla...


Bir türlü akmıyordu zaman akreple yelkovan sonsuz vardiyasının içinde sonsuzluğa hapsolmuş, sanki Geçmişe dair düşünceler aklına gelip duruyordu, daha sonra yerinde duramıyor çıldırıyordu. Ağlamak istiyor, fakat kuruyan ve ağrıyan göz kapakları buna izin vermiyordu. Bir rüya gibiydi her şey. Gözlerini her yumduğunda ellerinin arasındaki kazığı vampirin kalbine batırıyordu. Bütün bunlar ağır geliyordu genç bir bedenin içine hapsolmuş yaşlı ruhuna. Bahçesindeki kasımpatıları aşan rüzgar camın ardında kavakların yapraklarını hışırdatıyordu. Kulağına ninni gibi gelen sesler oluşturuyordu böylelikle. Gerçek bir ninniyi yıllar önce duymuştu en son. Deliriyordu sanki duyguları en uç noktalarda yaşamıştı. Öfkesinden yerinde duramıyor iken şimdi de sakindi. Sanki uyuşturucu almış gibi . Eskisinden çok daha güçlü oluşu iksirlerin etkisini zayıf kılıyordu. Aklının odalarında saatler sonra yine bu defterine kazınacak cümleler oluşmaya ve kulağı kadının güzel sesine aşina olmaya başlamıştı. Geçen her saniyede, biraz daha aklını kaybediyordu. Gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akmaya başladı tüm gece. Bu anılarla kapandı sonsuz denizlerin rengini gururla taşıyan gözler.


Saatler sonra yorgun vaziyette o gözler aralandığında yorgun bedeni ve duvara sinmiş bir vaziyette buldu kendisini. Kollarını dirseklerinin üzerine başını da deve kuşunun toprağa başını gömmesi gibi kapatmıştı. Sertlik konusunda koca bir taş ile yarışması muhtemel yer yatağının üzerinden hızla kalktı. Sekerek yürüdü. Günlerdir doğru düzgün ne yemek yiyor ve su içiyordu. Dudaklarının kuruduğunu hissetti. Ayaklarında yürüyecek derman yoktu. Göz çevresi yorgunluktan iyiden iyiye şişmişti. Masayı kurcalıyordu. Ölü beyaz renkteki ellerini masanın üzerinde gezdirdi. Masaya tutunarak oturdu. Kara kaplı günlüğü açtı. Açar açmaz da kapattı. Yazacak hiçbir şeyi yoktu. Konuşacak tek bir söz kalmamıştı dudaklarından dökülecek. Önce kollarını masanın üzerine koydu. Daha sonra da başını üzerine kapatarak uyumayı denedi. Zihnine hükmetmeye çalışıyordu. O hatıralarından silmek istediği düşünceleri bir çırpıda yok etmek istiyordu.

Sonra yatağına uzandı enerjisini toplamak için uyudu. Uyandığında daha doğrusu yarı baygın bir şekildeyken şişmiş göz kapaklarının altından bakan gözleriyle, kırmızı kırmızı bakarken önündeki boşluğa nefes almak için zorlamıştı ciğerlerini. Göğsüne yumruklarıyla üç kez vurduktan ve gözlerini birkaç defa kırpıştırdıktan sonra küçük bir iç çekti. Midesi şerit şerit kesilmiş nane şekeri parçalarıyla dolmuş gibi yanıyordu. İçinde hissettiği bu yanma hissi bir duygu karmaşası gibiydi ve oldukça acı görünen bir tekme yemiş gibiydi onun gözünde. Her şey tıpkı harıl harıl yanan cehennem ateşleri altındaki yanan günahkâr cesetlerin acıdan yanıp tutuşup küle dönmesi gibiydi. Kendi içinde çektiği duygusal işkenceden ise tercih ederdi yanmayı. Hatta orada küçük bir dans bile edebilirdi. O ilk yattığı, bekaretini verdiği adamı hiç tereddüt dahi etmeden bir kazığı kalbine kaplamak suretiyle hayatına son vermişti. Böyle bir şoku sessiz atlatmasını beklemek deveye hendek atlatmaktan bile zordu. Tüm bu dramı sessiz yaşayamazdı tabii ki, gençliğinin ve tazeliğinin ona verdiği arzuları yaşayamamanın verdiği acıları her ne kadar içine atıp, tüm bunları ufacık benliğinde yaşasa da susmak ona göre değildi. Yatağının altına elini atıp ufak toz zerrelerinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Uzun uzun şizofrenik bir biçimde düşünmektense yorgun göz kapaklarına söz geçirmeyi bırakmayı seçti. Ellerini toz zeminin üzerinde titreyip gözlerine beyaz bir perde inmişti çoktan.

Yatağın bir köşelerinde, dışlanmış bir varlık gibi hissettiren abartılı yumuşaklıktaki yatağına öylece uzanmıştı cadı. Eskimiş ve solmuş bir halının üzerinde üstünde yürüyen bir adım seslerini duyabiliyordu. Kimsenin duyamadığı o sesler, yalnızca Emily’nin zamandan ve dünyadan kopmuş durgun ruhunda içini korkuyla titreterek yankılanıyordu. Bir zamanlar, şehvetin en ıssız, en ücra köşelerine gidip oralarda insan etinin tadabileceği en keskin zevkleri aradığı yumuşak yataktan zorlukla inmeye çabalıyordu. Ayaklarını sürekli karıncalanması ve istemsiz kasılması yumuşak yatağa basıp pürtüklü sertlikten güç almaya çabalayarak bekledikten sonra, kalkmaya başarmıştı. Gümüşü bir kumrallıkta olan, ketumluk ve soğukkanlılık ile kutsanmış gözlerinin önüne gelmişti. Sırtında, pembe renklikte kalmış, yer yer erimiş, grimsi yerini biraz kızılımsı bir anafora bırakmış uzun bir elbise vardı. Üzerine düşen uçuk kayısı kurusu rengindeki ışık, Mike’ın üzerinde raks ediyordu . Gözleri, üzerine düşen parıldayan lambaların titrek ışıklarında dolanıyordu. Kaygan ve şeffaf bedeni huzursuzca kıpırdanıyordu, Önceden tenine kafeslenmiş bir sinsilik üzerini kaplıyordu. Gözleri ejder alevini andıran bir öfke vardı.

Zihninin mahkûmuydu ruhu; bu hayaller film şeridi gibi gözünün önünde hiç durmayacakmış gibi akıyordu, Genç cadı, başını çevirdi ve etrafta belirmeye başlayan şeffaf suretlerin ürkütücü fısıltıları duymaya başladı En gizli sırları, arzuları ve itirafları fısıltılar olarak dolduruyordu kulağını. “ Her şeyi biliyorum.” Bu ses bir an hayattan kopardığını hissetti. Geçmişiyle geleceğin içinde birbirine karıştığı, derin ve tehlikeli bir zamansızlığa düşmüş gibiydi her şey. Sakatlanan biri gibi ayaklarını hissetmiyordu. Yataktan düştüğünü gördü. Mike, karşısında dimdik durup içinde dolanan hafif esinti ile raks ederken, Gözleriyle Mike’ın odada bir rüzgâr gibi dolandığını hissetti. Ne zaman bunun başladığını hatırlamıyordu. Zaten pek hatırlamak istediği bir türden şey olacağını da düşünmüyordu. Zira etraftaki uğultunun kendi tenine kafeslenmiş ruhunu fazlasıyla azaba sürüklüyordu. Gerçek olmayan melodik seslerin bozuk ezgili bir şarkıya dönüştüğü, diğer insanların duysa hayret ve korku içinde huşu ile kaçışacağı türden bir gürültü bulutunun içindeydi. Mike onu, öldürüp yiyecekmiş gibi bakıyordu. Huzursuzdu, korkuyordu, üşüyordu ve yalnızdı. Düşüncelerinin derinliğinde kaybolmuş gibiydi. Sanki bulmasında önder, ne de başarıyı yakalamasına öncü olmuştu. Tuhaflığın doruğunda ve karanlık bir tarafı olan genç kızı, kaprisler ve garip hastalıklı fantezilerle sancılanan bir hayatın içinden çekip alan da bu düşüncelerdi. Onu buraya çeken mistik gücün korkaklığı mı yoksa hayattan korkup hastalıklı yarattığı dünyaya duyduğu derin özlem miydi? Bedenindeki Mike’a olan özlem duygusu muydu onu karşısına getiren onu dahi bilmiyordu. Her ne kadar sevdiğini ve istediğini kabul etmese de bu yarattığı bozuk mimarinin içinde hastalıklı düşünceleri ve yaşadığı derin şok ile birlikte, yarattığı bu korkunç dünyaya kaçıp, gerçek olmayanın şaşırtıcı sahteliğinde sürüklenmeyi seviyordu. Çünkü bedenine hükmeden acılardan, hayal kırıklarından ve ardı arkası kesilmez zekâsına fazla gelen entrikalardan kurtulmasına bir sebep oluşturuyordu.

”Sen beni öldürdün. Dedikten sonra Mike siluetindeki görüntü o ürkütücü sesiyle iğrenç bir kahkaha attı. O kadar çok korkmuştu ki rüyasında dahi konuşamıyordu. Gerçek dünyadan bu denli korkması hayali dünyasında bile peşini bırakmıyordu. Üzerinde sıcak bir kol hissetti. ”Üzgünüm tatlım, cezanı çekmek zorundasın.” O hissettiği sıcaklık bir an içini huzurla kaplamasını sağlamıştı. Sanki bir an olsa da tüm korkularını çekip almıştı ondan. Gözlerini yumdu ve ona sarıldı. Başını babasını sinesine koyup ağlamaya başladı. Sanki içindeki tüm zehir gözyaşlarıyla birlikte akıp gidiyordu. “Baba! ben çok kötü bir şey yaptım. ” Haykırmaya başladığında, her defasında aynı azaba sürüklenen ruhu garip bir tesire mahkûm bırakılıyormuş gibiydi. “ Sen de beni yalnız bırakma. Ne olur…” Demesinin ardından karanlığa karıştı her şey.

Hayır gelmeyin! Mike’i ben öldürmedim.” Üzerlerine gelirken avuçlarında iki tane bilekliği yumruk gibi sıktı. Pencereden süzülen dolunayın ışığı Emily’ye bir umut ışığı gibi gelmişti. Adeta onu yüreklendirmişti. “ İşte şimdi yandınız.” Der demez elini yumruk gibi sıktı. Yüzünde sinsi ve korkutucu bir gülümseme oluştu. Tüm bunları diğer insanlar görseydi onun deli olduğunu düşünürlerdi. Şimdi ise gözü kararmıştı. Tüm aklı ve mantığı korkularının eseri olmuş, zalim bir siluete bürünmüştü. Ellerindeki iki bilekliği de yumruk gibi sıktı. Büyülü sözcükler dudaklarından dökülüyordu. Ego sacrifico animam suam plenilunio draconum.” Sözcükleri tekrar ettikçe ve bileklikleri sıktıkça ikisi de boğuluyordu. Sonunda ikisi de ölmüştü. Her şeyi tüm berraklığı ile görmek, acılarına, sevinçlerine ve ihtiraslarını tüm gerçekçiliği ile izlemek onu daha vahşi kılıyordu. Birden Mike olduğunu hatırladı. Korkmuştu. Az önce onu tekrar öldürmüştü. Ellerinde yanıp kül olmuş bileklikler avuçları arasından kaymıştı. Dizlerinin bağı çözüldü ve yere düştü. Ne olduğunu anlamadan bir ok kalbine isabet etmişti.

”Emily, Emily hadi uyan.” Göz kapakları yavaş yavaş açılmaya başladığında, karşısında Emma teyzesi vardı. Yavaşça doğrulmasına yardım ettil. Doğrulduğunda konuşmaya başladı. Sevinçten ve şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyordu. Sağ elini kalbinin üzerine koydu. “İnanmıyorum tüm bunlar bir rüya mıydı?” Çok sevinmiş ve rahatlamıştı. Emma, teyzesini daha doğrusu karşısında bir insan görmek onu rahatlatmıştı. Emma teyzesi Emily’ye sakinleşme büyüsü yaptı. Saatlerce güzel şeyler düşünmeye başladı. Afyon almış bir uyuşturucu bağımlısı gibi hissetti kendisini.

Rahat bir uykunun ardından başka şeyler düşündü. Güzel günlerini, tımarhaneye kapanan babasını düşündü. Eski evlerinin bahçesinde babasıyla oynadığı oyunları düşündü. Hava güneşliydi. Nadir de olsa güneşli günler görüyordu. Bahçede gülüştüklerini gördü. Çikolata sürülmüş ekmeğinden yer iken gözlerini yumdu düşündü. Gözlerini açtığında Londra’nın havası bunaltıcı derece nemli, Londra’nın havası kasvetliydi. Babasını aradı küçük Emily. Başını çevirip babasını gördüğünde bir vampirin dişlerini Babasının boynuna geçirmişti. Bu Mike’dı. Çılgına döndü Avazı çıktığı kadar bağırıp uyandığında ani bir hareketle geriye doğru istemsiz bir hareketle başının üzerine düştü. Başından akan kanlar yerde mini bir göletçine döndüğünde bilincini kaybettiğini hissetti. Gözleri kararıyordu. Bilinci yavaşça kayboluyordu. Tehlike anında olduğunu hissettiği an yerinden doğrulup havalandı. Odadaki bütün nesneleri havaya kaldırıp dağıttı. Baya yükseldi yüksek tavanlı mahzende. Her şeyi dağıtıyordu. Bir harakiri yapar gibi son enerjisiyle kendisini bir et yığınıymışçasına bir duvardan diğerine fırlatıyordu. Enerjisi bitip yığıldığında hiçbir şey hatırlamıyordu.
[b]SON-[/align]

.

_
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Pişmanlık Hissi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Fransisco Armani-
Buraya geçin: