AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  SSSSSS  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Büyü

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Fransisco Armani
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1161
Kayıt tarihi : 30/07/14
Yaş : 24

MesajKonu: Büyü   Perş. Ağus. 27 2015, 09:20



“Bu falcıya güvenebilir miyiz gerçekten.” Seri adımlarla arka kapıdan saraydan kılık değiştirmiş bir vaziyette çıkar iken kalp ritmlerin ayak ritmlerinin önüne geçtiğini biliyordum. Eski günlerdeki gibi mavimsi grilikteki hanboğum ve lacivert eteğimle ilk defa saraydan kaçıyordum. Normalde böyle şeyler yapmam yasaktı ama mecbur hissediyordum kendimi. Gecenin bir yarısı karanlığın göbeğinde ormanın içinde bir nehir kıyısında ne yapıyordum ki ben. Aptal bir falcı ya da şaman… Ne olduğunu bile bilmediği birinin yanında bir göl kıyısında. İçten içe söyleniyordum diğer yandan ise korkuyor ve etrafımı yokluyordu. Falcının karşısına geldiğimde kafamdaki jakduriyi indirdim. Kahya Nam ile bakıştılar. “Huang Cha Sa!” dedikten sonra şaman da tekrar edip selam verir gibi başlarını öne eğdiler. Şaman önce beni süzdü. Sonra sinsice gülümsedi. Kahya Nam’ın elindeki bohçaya baktı. Başını gene tekrar öne eğdi. Kahya Nam’ın gözlerinin içine baktı.

“Emaneti getirdin mi?” Çince söylemişti bunu kadın. Falcı kadının yarı Hintli yarı Çinli olduğunu sonradan fark etmiştim. Yabancı biri olduğu için korkmuştum önce. Kahya Nam hemen elindeki bohçadan yırtık bir kumaş çıkardı. Bu kumaşı görür görmez tanımıştı. Kraliçe Yeong’un yani kız kardeşinin eski bir hanboğunun kumaşından bir parçaydı. “Burada getirdim.” Hanboğu alınca şaşırmıştı. Gölün kıyısında bir ateş yaktı ve hanboğu içine attı. Şokun etkisi birkaç saniye sürdü. “Ne oluyor burada? Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” Kahya Nam önüme geçti ve sakin ol anlamında ellerini havaya kaldırdı. “Sakin olun hanımım. Size hiçbir şey olmayacak.” Gözlerimin önünde kız kardeşimin kuyusunu kazıyordum. Ama bunu çocuklarım için yapmak zorundaydım. Ana Kraliçe Choi torunlarını çoktan gözden çıkarmıştı. Durdu ve aptal aptal boşluğa baktım. Her şey gözümün önünde akıp gitti. Ateş söndükten sonra küllerini pembe bir bez parçasına sardı. Kurdeleyle güzelce bağladı. “Bunu büyüyü yaptığım kişinin yakınlarında bir yere koyun.” Kahya Nam’a verdi. Bana baktı. “ Sen!” hiddetle ve korkuyla baktı. “Yıldızın çok parlak… Ama çok acı çekeceksin.” Kolumu sımsıkı tuttu. Sağ avucumu açtı Büyük mavi gözlerini belertti. ““Sen hükümdar kanı taşımışsın. Çok kan var geçmişinde ve geleceğinde. Hayat çizgine de baktım. Uzun bir hayatın olacak. Şimdi paramı verin ve gidin.” Altın dolu keseyi kadına verdi ve gittik.

Tüm yol boyunca o kadının dediklerini düşündüm. Tüm bu olanlar çok saçma gelmişti. Sağ salim konağıma girdiğim de rahat bir nefes aldım. Fakat gerçeği bilmiyordum. Büyüyü tamamlamak için o külleri kendi kanından gelen birinin kanını akıtarak havaya karıştırması gerektiğini. Kahya Nam beni ikinci kez oyuna getirmişti. Yeğenimin öldürülmesinde ve şimdi de kız kardeşimin. Ertesi sabah ilk işim Kahya Nam’ı çağırmak oldu.
“Bir daha kendi kafana göre iş yapma. Çabuk külleri getir.” Arka bahçeme gittiğimde küllerin bağlı olduğu kurdeleyi açmakta zorlanınca kahyamın küçük bıçağını istedim. Kahya Nam’ın benden de hırslı olduğunu bilmiyordum. Küçük çakısını kınından çıkardı ve sağ elime bıraktı. Beni tehdit eder gibi elimin arasında kınıyı sıktırdı. “Yanlış yapıyorsunuz kraliçem sonuçları çok ağır olacak. Babanız Başbakan Yardımcısı Yoon için bunu yapmaya mecbursunuz. Sizin için çok uğraşmıştı.” Beni tehdit ediyordu. Bu ne cüret diye düşünsem de o an sadece küllere yoğunlaşmıştım. Heyecandan elimin kanadığını fark etmedim. Ve külleri avuç avuç hafif esen meltemle havaya karışmasını seyrettim.

Ellerimi yıkarken hafif de olsa elimin kanamış olduğunu fark ettiğimde Kahya Nam’ın yüzündeki sinsi sırıtışı fark ettim. Ama bir anlam yükleyemediğim için durdum. Ben de öfkeli bir şekilde kahyamın yüzüne baktım. Ondan nefret ediyordum. Bu çirkinliği nasıl yapabilirdi, o hanboğu nereden bulmuştu?
“Hanımım ana kraliçe hazretleri teşrif ettiler.” Beklemiyordum o kadını. Sükunetimi ve soğukluğumu bozmadım. O her zamanki soğuk ifademi korumam gerekliydi. İçeri girdiğimde yarı reverans verip karşısına oturdum. Yüzünde sinsi ve şeytani bir ifade vardı. O pasif, anaç kadının içinde neler varmış meğerse. “Hoş geldiniz majesteleri.” Bilerek anne dememiştim. Diyeceğimi istediğini hiç zannetmiyordum. “Otur! Çok fazla durmayacağım. Sana bir teklifim var sadece.” Merak ediyordum teklifini. Ama fazlasıyla meraklı duramazdım. Ne kadar tehlikeli olduğumu çok iyi biliyordu çünkü. “Bu teklif ikimizin arasında kalacak ama. Şu masandaki yeşil şişenin içinde ne olduğunu tahmin ediyorsundur. Sen akıllı bir kadınsın. Sana yarına kadar mühlet ya oğulların, ya sen?” Tehdidi bittiğinde konağımı terk etti. Bu kadın benden de caniydi. Gözünü kırpmadan ailesini birbirine kırdırabilirdi. Torunlarını ve gelinlerini öldürtüşümü seyretmesi bile onu cani yapmaya yetiyordu.

Bu durumu kimseye anlatamazdım. Soronlara anlatsam beni kurban etmekte bir an bile tereddüt etmezlerdi. İçmezsem o hastalıklı kadın çocuklarımı benden alabilirdi. Ben olmazsam da bu sarayda yaşamaları çok zordu. Kararımı vermek her ne kadar güç olsa da birer bire çocuklarımı ziyarete gittim onlara nasihatler verdim. Bir skandal daha çıkartamazdım sarayda. Artık son derece güçsüzdüm. Daha geçen yıl kendimi sarayın en güçlü kadını zanneder iken şimdi ise dipteydim adeta. Bütün evlatlarımla vedalaşırken Majestelerine de son kez ziyaret etmek istesem de bunu yapamazdım. Son olaylardan sonra ne yanıma uğradı. Ne de beni çağırttı. Gitsem ne diyecektim ki sadece tenimi arzulayan adama. Zaten yaşlandıkça kendini ispat etmeye çalışan bir budalaya dönüşmüştü. Sürekli yataklarına genç kadınlar ve erkekler alıyor, sapkınca hazlarının esiri olmuştu.

Akşamüzeri olduğunda zehir şişesini yanıma alıp saraydaki küçük göletin oraya gitmiştim. Saray leydisi olduğum dönemlerde gizli gizli buraya kaçardım. Gölün kıyısına oturdum. Kararlıydım çocuklarım için bunu yapmalıydım. Leydilerimi ve kâhyalarımı yanımdan uzaklaştırır uzaklaştırmaz ilk işim günbatımını seyretmeye koyulmaktı. Gözümden akan son bir gözyaşıyla gözlerimi yumdum. Sol elimle tıpayı kaldırdım yeşil şişeden. Ardından ağzıma götürdüm. Bir yudum almak üzereyken cılız omzumda bir kol hissettim. Fazlasıyla korkmuştum. Arkamı dönmeye o kadar korkuyordum ki sadece donmayı seçtim. Zaman durmuştu sanki benim için.
“ “İntihar etmek için neden burayı seçtin?” Şişeyi yavaşça ve isteksizce aşağıya indirdim. Bir an her şeyin benim için bitecek olması o kadar cazip geliyordu ki. Tıpayı kapattım ellerimin arasına aldım şişeyi tekrar. “Burası en sevdiğim yer de ondan.” Başımı bile çevirmeye tenezzül etmedim. Sadece suyun meltemle ve güneşin son ışıklarıyla olan ritmik ve uyumlu dansını seyrettim. “Neden intihar ettiğimi sormayacak mısınız?” Bu gamsız adam nasıl cevap verebilirdi ki. Hangi çocuğunu, hangi cariyesini, hangi kraliçesini koruyabilmişti ki. Annesinin ve bakanlarının arasındaki basit bir kuklaydı yalnızca. Seri bir hareketle şişeyi aldı ve göle fırlattı. “Çocuklarım, hayır!” Göle atlayıp şişeyi almaya yeltendiğim anda beni kollarımdan tuttular ve geriye doğru ittiler. Sakinleştiğimde de ilk işim majestelerine nedenini sormak oldu “Neden beni kurtardınız ki? Ben kimim sizin için? Çocuklarıma en ufak bir zarar gelirse sorumlusu sizsiniz majesteleri. Onları anneleri olarak korumam lazım Şimdi izninizle.” Tam gitmeye çalışırken kolumdan tutup beni önüne ittirdi. “ “Neden öyle söyledin? Gene ne entrikalar peşindesin? Çocuklarımızla senin intiharının alakası ne? Ben onları koruyamıyor muyum?”

Hafif ve alaycı bir şekilde sırıttım sinirimden. “Onları korumak ve siz… Majesteleri hangi çocuğunuz, cariyenizi hangi kraliçenizi koruyabildiniz ki siz? “ Suratıma inen okkalı bir tokadın ardından yere düştüm. Çimlere sıkıca tutundum ve doğrulduğum yerden kalktım. Koşuyordum nereye doğru gittiğimi bilmeden. Ana Kraliçe Choi ‘nin konağına geldim. Nefes nefese kalmıştım. Konağın girişindeki uzun sırığa direğe tutundum. “ Geldiğimi lütfen haber verin.” Kapılar açıldığında içeri girdim. Reverans dahi vermeden yere diz çöktüm ve kıyafetimin eteklerini iyice sıktım. Başımı hafif öne eğdim ve ağlamaya devam ettim. “ Ben şişemi kaybettim. Sizde yedeği vardır diye umuyorum.” Alaycı bir şekilde yüzüme bakıp gülümsedi. “Doğru tahmin ettin. Şimdi şişeni al ve git. Yarın seni görmeye geleceğim ben.” Geri geri reverans verip dışarı çıktım. Hiç yapmamam gereken şeyleri yaptım. Kabul etmesem de hata yapmıştım. Peki, neden tekrar şişe vermişti bana? Tekrar vermemeliydi. Evet, bu onun için de büyük bir hataydı. Nasıl bu kadar tedbirsiz olabiliyorduk ki ikimiz de. Hiç sorgusuz şişeyi vermişti bana. Bu kadın benden bu kadar mı korkuyordu, benden bu kadar hızlı kurtulma arzusunun kaynağı neydi? Güç mü? Güç hırsıyla bu kadar yanıp tutuşması o pasif kadının yaptıklarını bir türlü aklım almıyordu. Neden bu kadar hızlı yükselmeme izin verdi. Dört tane torun verdim ona. Amacı bu muydu yalnızca. Kedi gibi yavrulatıp bir anda benden kurtulmak mı? Çocuklarıma karşı hassasiyetimi kötü kullanmıştı bana karşı. Asıl soru şuydu benim için. Ana Kraliçe Choi’un gerçek amacı neydi? Dalgın dalgın yürürken karşımda kralı göreceğimi bilmem gerekirdi. Şişeyi geçen sefer gibi eteğimin arasına sakladım. Yarı reverans verip geri çekildim. “Lady Yeong Hwa Bin’e konağına kadar eşlik edin.” Tek dediği buydu benim için. Soğuk, öfkeli ve seri…

Kahya Nam, bu şişeyi canın pahasına koru!” Soğuk ve ifadesiz ifademi korumakla yetindim. Her zamanki gibi tüm duygularımı içime attım. Ve soğukkanlılığımı koruyarak konağıma doğru ilerledim. Krizantem isyanını bitirmenin tam zamanıydı. “Hoş geldiniz Majesteleri.” Yarı reverans verip karşısına oturdum. “Zayıf noktana basılınca nasıl da afallıyorsun? Annemin gerçekten torunlarını öldüreceğini mi zannettin?” Fazlasıyla sinirlenmeme rağmen sükûnetimi korudum. Ama ellerimi yumruk gibi sıkıp eteğimi sıkmaktan da kendimi alıkoyamadım. “Yeğenleriniz majesteleri, tahta çıkmanız için babaları öldürülen yeğenleriniz… Anneniz sürekli ziyaret ediyor onları. Siz ne zannediyordunuz? Daha önce çocuklarınızın ve eşlerinizin şüpheli ölümleri ölümlerinin niye peşinden gitmedi. Hangi hükümdar altı tane kraliçe değiştirdi? Majesteleri, oğullarımızı Soronlar’dan başka kimse koruyamaz. Yeğenlerinizi tahta çıkartmak için belki de çoktan pazarlıklar yapılmıştır. İlk işi Noronların intikamını almak olacaktır. Ne de olsa yeğenlerinizin annesi Noronlu bir bakanının ailesinden geliyor. Ama anlamadığım şeyler var; Neden ben? Neden bu kadar yükselmeme müsaade etti? Şimdi ne değişti? yapılmıştır. İlk işi Noronların intikamını almak olacaktır. Ne de olsa yeğenlerinizin annesi Noronlu bir bakanının ailesinden geliyor. Ama anlamadığım şeyler var; Neden ben? Neden bu kadar yükselmeme müsaade etti? Şimdi ne değişti? Bunu anlayamıyorum bir türlü.” Majesteleri fazlasıyla düşünceliydi. Kısa bir süre sonra da yerinden doğruldu ve hiddetlendi. “Yeter artık saçmalamayı kes! Anneme iftira atma sakın.” İtiraz etmeme bile müsaade etmeyecekti. Sadece sustum. Beni anlamasını da beklemiyordum.

“Jeongha! Kraliçemiz, efendim. Lütfen gelin.” Hasta olduğu için ben de endişelenmiştim. Ne de olsa kız kardeşimdi. Hemen bir telaşla ben de arkasından gittim. Konağına vardığımda kız kardeşimin kanlar içindeki bedenini gördüğümde cesedin yanına diz çöktüm ve hıçkırıklar içinde ağlamaya başladım. “Jungjeon mama!” Kız kardeşim ölmüştü. Bunun sorumlusu da bilmediğim halde bendim. Artık her şey değişmişti. Kraliyet ailesindeki yerimi iyice sağlama almıştım. Ben artık ülkenin müstakbel kraliçesiydim. Ben Bi ünvanının müstakbel sahibesiydim.


_
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Büyü
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Fransisco Armani :: Krizantem Günlükleri-
Buraya geçin: