AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  SSSSSS  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 I Hate Beauxbatons

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Diana Maurice
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1163
Kayıt tarihi : 30/07/14
Yaş : 25

MesajKonu: I Hate Beauxbatons   Salı Şub. 20 2018, 23:36


[align=right]Beauxbatons Akademisi
12 Yıl Önce[/align]
“Ah!” Beyaz soğuk sıvılar içine doğru akınca son derece kendisini rahatlamış hissetmişti. Fazlasıyla ürkek ve çekinceli girdiği odadan hızla kaçmak için yerdeki kıyafetleri toplarken odanın içerisine giren Profesör Delvaux Stefan’ı ve Profesör Romalino’yu son dakikada basmıştı. “Profesör Delvaux!” Diye şaşkınlıkla sessizce mırıldanmasının ardından tek bir kelime bile hızla giyindi ve başını öne eğerek hızlıca odadan çıktı. Koridorlar hiç olmadığı kadar sessiz ve soğuktu. O cennet bahçesini andıran bahçe bile gözüne cehennem yeri gibiydi. Kalp ritimleri hızlandı. Daha ürkek ve telaşlıydı. Dört bir yanını korku salmıştı. Okuldan atılmak hiç istemiyordu. Dışarıdaki hayat, itilip kakıldığı okuldan bile daha berbat ve tehlikeliydi. Ayyaş amcası gene pezevenklik yapıp onu pazarlayacaktı.

Kalçasına değen büyük elle irkildi. O kadar korkmuştu ki. “Ne yapıyorsun Henry, bir gören olacak?” Henry kalın sesiyle küçük çaplı bir kahkaha attı. Alaycı bir ifadeyle Stefan’a baktı. “ Bir şey mi oldu? Korkmuş ve tedirginsin yine.” Anlamıştı. O kahrolası yarım akıllı olarak gördüğü yasak ilişki yaşadığı oda arkadaşı bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Sesi titrek çıkıyordu. Söyleyip söylememek konusunda tereddüt etti. O tereddüt de Henry’yi iyice şüphelendirdi. Söylemese bile öğreneceği düşüncesi korkmasına neden olmuştu. Henry’nin karanlık yüzünden de korkuyordu. İlk etapta ona zorbalık yapmış, dövmüş ve en sonunda tecavüz etmişti. Yalan söylemek daha kolayına gelmişti. “Önemli bir şey yok. Sadece hava biraz huzursuz etti.” Başını sağa çevirdi. İmalı bir şekilde sarf edeceği cümle bir nevi sonunu getirecekti. “Sadece fırtına öncesi sessizliği andırıyor. Sanki kötü bir şey olacakmış gibi. “ Cümlesini bitirir bitirmez hızlı ve büyük adımlarla oradan uzaklaşmaya koyuldu. Suç işlediğini o kadar belli ediyordu ki…

Odaya girdiğinde büyük tahta kapıyı hızla kapatmak üzereyken Henry içeriye girdi. Kapının tahta süngüsünü çekti. Biraz korkmuştu. Öfkeli bir şekilde sanki dövecekmiş gibi tehditkar bir ifadeyle bakıyordu Stefan’a. Kollarından tutup duvara yapıştırdı hızla. Bacağını havaya kaldırıp sağ diziyle Stefan’ın karnını bastırdı. “Bana doğruyu söyle. Seni üç seferdir Profesör Romalino’nun odasından çıkarken görüyorum.” Stefan o kısık ve tehditkar sesten korkmuştu. Henry zannettiğinde daha akıllıydı. Direk olanı söylemek daha mantıklı gelmişti. Yutkundu. “ Profesör Delvaux yakaladı.” Henry’nin öfkesini elektrik akımı gibi ellerinden bileklerine elektrik akıyormuş gibi hissetti. Tuttuğu bileklerini sertçe duvara vurdurdu. Canı çok yanmıştı. Korkusuna gıkını bile çıkaramadı. Hızını alamayıp, kollarından tutup yatağa doğru fırlattı. “Seni gidi erkek orospusu! Tutamadın değil mi kendini. Sırf asistanı olabilmek için yaptın değil mi? “ Saçından tutup kafasını yatağa vurdurdu. “Salak şey o pislik herif kullanıp atar seni. Hala tanıyamadın mı onu?” Yanaklarına okkalı ikişer tane tokat indirdi. Karşı koymuyordu. Karşı koyacak yüzü ve gücü de yoktu. Ağlamaya başladı. Stefan hep güçsüzdü ve duygusaldı. Başını Henry’nin koca göğsüne gömdü ve sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Birkaç dakika sonra bu sefer hafifçe Henry, Stefan’ı yatağa doğru ittirdi.

Akşam yemeğinden sonra Müdire Maxime Stefan’ı odasına çağırdı. Güzelce hazırlandı. Düşerken bile iyi görünmeliydi. Akşam yemeği yemediği için stresten boş midesi taş gibi olmuştu. İki bardak su içti ve odasından çıktı. Bütün rol kabiliyetini kullanarak hiçbir şey yokmuş gibi normal adımlarla Müdire’nin ofisine doğru ilerledi. Etrafa bakındı. Her şey son derece normaldi. Müdirenin odasına girmeden kapısını çaldı. Gerekli girme komutunu aldığında içeri girdi ve selamını verdi. “Buyurun Müdire Maxime, beni çağırtmışsınız.” Her şey fazlasıyla normal görünüyordu. “ Hoş geldin Stefan, senin için maalesef ki kötü haberlerim var. Amcan çok hasta, ölmek üzereymiş. Ölmeden görmek istersin belki amcanı diye haber vereyim dedim.” Yutkundu. O ayyaş domuzun ölmesine üzülmemiş, hatta sevinmişti bile. “Teşekkür ederim Bayan Maxime. Yalnız kendisi ile görüşmek istemiyorum.” Müdire’nin yüz ifadesi değişmişti. Daha da ciddi bir hal almıştı. . “Peki, sen bilirsin. Gelelim diğer konuya bugün uygunsuz bir şekilde Profesör Romalino’nun odasında uygunsuz yakalanmışsın. Bununla ilgili bir açıklaman var mı? “ Müdirenin kendinden emin ifadesi ürkütücydü. Yutkundu. Kalbi güm güm atıyordu. Yanakları ateşler içinde yanıyor, kıpkırmızı kesilmişti yüzü. Yolun sonuydu. İçgüdülerine güvendi nedenini bilmeden. “ Profesör Delvaux mu söyledi?” Başını öne eğdi ve ellerini arkadan bağladı. “Doğrudur efendim.” Ömründe belki de ilk defa dürüstçe suçunu kabul etmişti. Müdire şaşırmıştı. . “ Bu nahoş durumu bana herhangi profesör söylemedi. Neyse önemli değil kimin söylediği. Emin olmak için sordum ve sen de dürüst bir cevap verdin. Ancak bunca zaman yaptıklarını hayatındaki dramlara verdim. Erkek Fahişeliklerin, çevirdiğin dolaplar, yalanların hatta oda arkadaşınla uygunsuz ilişkini bile.” Şaşırmıştı. Başını öne eğdiği yerden kaldırmadı bile. Konuşacak, hatta utanacak yüzü bile yoktu. . “Madem dürüst davrandın. Olayı dallandırıp budaklandırmayacağım. Derhal okulumu sessizce terk et!” Dizlerini yere doğru kırdı. İki koluyla ağlamaklı bir şekilde müdirenin bacağına sarıldı. “Ne olur beni okuldan atmayın Müdire Maxime, yalvarırım! Gidecek bir yerim yok buradan başka.” Müdire ketum tavrını sürdürdü. Bacağıyla Stefan’ı ittirdi. Stefan yere düştü. Yerden kalkacak gücü yoktu o birkaç saniye. . “ Derhal odamdan çık!” Öfkeyle yerinden kalktı. Gözyaşlarını sildi. Henry’nin ona kazık attığını anlamıştı. Öfkeli ve hızlı adımlarla odasına doğru ilerledi. Gözü hiçbir şey görmüyordu.

Odaya girer girmez tahta kapıyı kapattı ve tahta süngüsünü geçirdi. Var gücüyle Henry’yi yatağa doğru ittirdi. “Neden yaptın bunu?” Henry öfkeli, kindar ve intikam ateşiyle yanan gözlerle Stefan’a bakıyordu. “Sence nedeni basit değil mi? Bana ihanetin cezasız mı kalacak sandın? Sen bunu çoktan hak ettin.” Öfkeli ve ağlamaklı bir biçimde Henry’nin yakasından tuttu. Var gücüyle silkelendirerek hesap soruyordu. “Mutlu musun peki? İntikamını aldın mı? İçin biraz soğudu mu?” Hayır anlamında başını salladığında ikisinin de gözleri dolmuştu. İkisi de acı çekiyordu. Stefan kendisini o kadar savunmasız hissediyordu ki dengesi bozulmuştu iyice. Başını Henry’nin sinesine yasladı. Sağ elini sol göğsüne sardı. “Ne olur beni bırakma. “Henry’nin tenini arzuluyordu. Başını Henry’ye doğru çevirdi. Ellerini Henry’nin boynuna doğru doladı. Kucağına oturdu ve öpüşmeye başladılar tutkulu bir şekilde. Dakikalarca öpüştüler. Henry Stefan’ının boynunu öperken iyice zevklenen Stefan gözlerini yumdu. Üzerindeki kıyafetleri çıkarınca iyice kabaran Henry’nin erkeklik uzvunu dudakları arasına aldı. Veda seksiymiş gibiydi her şey. Arkasında henry’nin koca dudaklarını hissettiğinde biraz krem sürdü ve iyice kabaran koca uzvunu Stefan’a geçirdi. Arkasından seri git geller bir yandan canını yakıyor diğer türlü fazlasıyla zevk veriyordu. Üzerine çıkınca biraz canı yanmıştı. Daha sonra yatağa uzanan Henry’nin erkekliği üzerinde hızlıca zıplamaya başladı. Henry, Stefan’ın sıcak kalçalarını koca soğuk elleriyle kavramıştı. Derin bir ah şeklinde soğuk beyaz sıvıyı içerisinde hissettiğinde zevke gelip erkekliğinden gelen beyaz sıvı Henry’nin karnına ve göğsüne boşalmıştı. En sonunda her zamanki gibi sapıkça fantezisiyle Henry’nin erkekliğindeki ve karnındaki beyaz sıvıyı diline kavuşturmuş ve yukarı doğru çıkarak dudaklarını Henry’nin dudaklarıyla buluşturmuştu. Sabaha kadar şatonun banyosunda yatakta arzularını, enerjilerini sertçe serbest bırakmışlardı.

Sabah olduğunda bütün eşyalarını topladı. Büyü ile ilgili ne varsa hatta asasını bile Henry’ye bırakmıştı. Hayat bir kez daha kazık atmıştı Stefan’a. Vermiş, ve bitirmeden yarı yolda elinden almıştı. Vedalaşmak için Henry ‘ye sıkıca sarıldı. “Hoşcakal! “ Demesinin ardından şatoyu sessizce terk etti. Son bir kez güzeller güzeli cennet bahçesi Beauxbatons’a baktı elveda dercesine. Tren’e bindi ve İtalya’ya cehennem hayatında doğru yol aldı.

_
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Diana Maurice
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1163
Kayıt tarihi : 30/07/14
Yaş : 25

MesajKonu: Geri: I Hate Beauxbatons   Çarş. Şub. 21 2018, 00:43


[align=right]İtalya
12 Yıl Önce[/align]

Varoş eski mahallesine ayak bastığı an, hiçbir şeyden umudu kalmamıştı. Beauxbatons’tan kovulmanın verdiği acı gerçeklik hissi tam anlamıyla o varoş mahalleye dönmesiyle tüm çıplaklığıyla yüzüne vurmuştu. O mide bulandırıcı pis koku, üç beş insanın yaygaracı kalabalığı, gürültülü konuşmaları adeta kulağını tırmalıyor, burnunun direğini kırıyordu. O Beauxbatons’un buraya kıyasla katbekat güzel kokusunu şimdiden özlemişti. Tahta eski bavuluna sımsıkı sarılmış, seri adımlarla kenardan kenardan hışımla yürüyordu. Tüm kasları gergin ve kaskatı kesilmişti. Fazla eşyası olmadığı için bavulu hafifti. Daha fazla katlanayamacakmış gibi geliyordu. Elinden gelse dikkat çekmeyeceğini bilse koştururdu.

Eve vardığında istemeye istemeye kapıyı çaldığında kapının yarı açık olduğunu fark etti. İçeri adım atar atmaz ev dışarıdan bile leş gibi kokuyordu. Bulaşıklar, kıyafetler… Kısaca her şey ortalık yerdeydi. Buz gibi evin soğukluğunu üzerindeki paltoyu çıkardıktan birkaç saniye sonra fark etti. “Greg Amca! “Diye seslendiğinde ses veren olmamıştı. Ama birkaç adım attığında evin balkonunda kafayı çektiğini fark etmesi minicik evde çok uzun sürmemişti. Burun kıvırarak baktı amcasına. Hiçbir şey söylemeden dizlerini çökerek yanına oturdu. Elindeki şişeyi aldı ve büyük bir yudum aldıktan sonra amcasına verdi. Birkaç saniye konuşmadılar. Derin derin arkadaki varoş mahalle manzaralı boşluğa baktı. Sessizliği önce rüzgar hızını arttırarak bozdu. Birkaç tutam saçı sallanmıştı. Yüzüne vuruyordu hafiften. “ “Beklediğimden daha geç döndün.” Amcasına hiç cevap vermek istemiyordu. Bu kadar öngörülü olması da şaşırtıcıydı. “Öyle oldu.” Duraksadı. İki kıyına bakındı. “Yengem gitmiş.” Amcası bira şişesinden büyük bir yudum aldı. Derin bir nefes alıp verdi. “ “Öyle oldu.” İkisi de nedenlerini sormuyordu. Scarlatti erkeklerinin hayatları yeteri kadar boktandı. İlk öğrendikleri şeylerden biri de nedenleri sorgulamamaktı. “ Ölüyormuşsun. Ne kadar vaktin kaldı?” İleri derece siroz olduğunu yolda öğrenmişti. Zaten herkese amcası hasta olduğu için okuldan ayrıldığı yalanını söylemişti. “ “En fazla birkaç ay.” Amcasının birası bitmişti. Sol cebinden bir sigara çıkardı ve yaktı. Derince çekip başını yukarı kaldırıp dumanını havaya bıraktı. Konuşacak lafı kalmamıştı. Yerden destek alarak zorlanarak kalktı. Biraz poposu büyümüştü.

İçeri girdiğinde ilk iş üzerini değiştirmek oldu. Ardından evdeki bütün pencereleri açtı. Öncelikle evdeki tüm dağınıklığı topladı. Kirlileri bir yere, atılacakları ayrı bir yere… Elektrikli süpürgeyi boşalttı. İçinin dolu olduğunu iyi biliyordu. İçini boşalttıktan sonra evi köşe bucak temizledi, viledaladı, camları sildi. Mutfak, bulaşık, tuvalet, banyo derken saati çoktan akşamüzeri yapmıştı. Güzelce bir banyo yaptı. Biraz fiziki olarak rahatlamış hissetse de durum farklıydı. Önce etrafına bakındı. Amcasının hala balkonda olduğunu fark edince Eski odasındaki duvarın soba borusu olan boşluğuna koyduğu birkaç euroyu aldı. Bıraktığı yerde durmasına sevinmişti. Kapının yanında duran fazlalık anahtarı alıp kirli çamaşırlarla dışarı çıktı. Kirli çamaşırları çamaşırcıda yıkadıktan sonra birkaç yemeklik makarna, konserve tarzı şey aldıktan sonra istemeye de olsa hızlı adımlarla eve döndü. Makarna yaptılar, amcası da güzelce temizlenmişti. İştahla makarnadan yedi. Ancak tüm bu yorgunluğa ve aç olmasına rağmen güçlükle birkaç lokma alabilmişti. İçi almıyordu. Makarna kötü değildi. Ancak olanlar iştahını fazlaca kapamıştı. Amcası bütün makarnayı yemiş, hatta Stefano’nun tabağında bıraktığı makarnayı bile yemişti. Hasta olmasına rağmen epey iştahlıydı.

Amcası cebinden bir kart çıkardı ve Stefano’ya verdi. “ “Yarın öğleden sonra bu adrese gidiyoruz. “ Kartı aldı ve baktı. Birkaç saniye konuşmadı. “ Mario Vivaldi…” Altta da yazan club adresi gördüğünde her şeyi anlamıştı. Sesini çıkarmadı. Basit bir peki ile geçiştirdi. Bulaşıkları yıkadıktan sonra odasına çekildi. Küçük ve karanlıktı. Elbiselerini bavuldan çıkardı. Ve odasındaki küçük dolaba astı. Tüm kıyafetlerini çıkardı. Evin soğukluğuna pek aldırış etmiyordu. Ancak apartman dairesi ne kadar varoş olsa da üç tarafındaki evde de kaloriferler yanıyordu. Isıtmasa da buz gibi soğuk olmasına engeldi. Üzerine kısa bir futbolcu şortu ve atlet giydi. Işığı kapatıp yatağa girdi. Sonuna kadar yorganına sıkıca sarılmış, başına kadar çekmişti. Gözünden birkaç damla yaş geldi. Sessizce ağlıyordu. Olanları bir türlü hazmedemiyordu. Hele Henry’nin ihaneti… Kendi yaptıklarını ve suçunu görmezden geliyordu hep yaptığı gibi.

Gecenin ilerleyen saatinde odasının kapısı açıldığında hiç şaşırmamıştı. Bekliyordu amcasını zaten Tedirgin uyumuştu. Küçüklüğünden beri amcası başka erkeklere satması yatması yetmiyormuş gibi Stefano’yu beceriyordu. Amcası odaya her zamanki gibi çırılçıplak gelmişti. Battaniyenin arasından soğuk kocaman elini bacaklarına değdirip yan halini kendisine döndürdü. Bir çırpıda üzerindeki şortu çıkardı. Bilerek içine külot giymemişti zaten. Ardından üzerindeki atleti çıkardığında çırılçıplaktı. Birkaç aylık ömrü kalan bir hastaya rağmen fazlasıyla dinç ve enerjikti. Resmen yılların hıncını tek seferde çıkarıyordu. Makarnanın enerjisini Stefano’nun üzerinde yakmıştı. Sonunda amcası Stefano’yu şaha kalkmış uzvunun üzerinde zıplatıp beyaz sıvısını içine bıraktığında amcasını epey yorgun düştüğünü fark ettiğinde üzerinden kalktı.

İçi boş ve düşüncesiz adımlarla kendisini banyoya attı. Sıcak suyu sonuna kadar açtı ve altına girdi. Dakikalarca bedenini yakan suya aldırış dahi etmiyordu. Her yeri kıpkırmızı olmuştu. Kendisine geldiğinde musluğu soğuk su ayarına getirip temizlendi. Bornoza sarındı ve odasına geldiğinde amcası hala yatağındaydı. O an hayatına isyan etti. Delice düşünceler kafasında bir anda dört dönüyordu. Çıldıracak gibi hissetti kendisini. Kan beynine hücum etmiş, kollarına bir tür bir anlık enerji gelmişti. Üzerindeki bornozu hızla yere attı. Üzerine yaptığı ağırlık fazla gelmişti. Hızla amcasının üzerine sertçe deminki pozisyona benzer amcasının kollarını hareket ettiremeyeceği şekilde çıktığında amcasının boynundan yastığı hızla başının altından çekip aldı. Yastığı sıkıca tutup var gücüyle amcasının yüzüne nefes alamayacağı şekilde bastırdı. Kendi yüzü de nefret yüklü bir seri katilin soğukluğundaydı. Amcası kollarını kıpırdatmaya çalıştı ama beceremedi. Fazla da direndiği söylenemezdi. Var gücüyle adamcağızı bastırıyordu. Birkaç debelenmesinin ardından ruhunu hemen teslim etmişti. Amcasının canı, bedeninden çıktığı o anı tüm dehşetiyle hissetmişti sanki. Amcasının öldüğüne emin olduğu an o deli gücü de gitmişti sanki. Kendisini bir anda yere attı.

Amcasının öldüğü gerçeği bir anda Stefano’yu sevinmişti. Hafif, sesli sayılmayacak kahkahalar halinde katıla katıla güldü ve kendisini yere attı. Berbat olan hayatı bir anda sihirli bir değnek deyip düzelecekmiş gibi geldi ona. Ama öyle olamayacağını ve amcasını öldürdüğünü fark ettiğinde ellerline bir titreme geldi. Kendisini kalkıp bir adım attıktan sonra sertçe duvara attı. Elleriyle yüzünü kapatıp dizlerini kırdı. Hıçkırıklı sessiz kahkahalar yerini hıçkırıklı ağlamalara bıraktı. Ona sahip çıkabilecek ki sahip çıkmak pezevenklik olsa da kaybetmişti. En kötüsü de bir insanı öldürmüştü. Asla etik bir tartışmaya girecek değildi kendisiyle. Çıldıracak gibi olduğunu hissetti. Saçlarından tutup sertçe çekti. Sakinleştiği an yerinden kalkmaya çalıştı. Minyon tipli de olsa kolları Stefano’yu kaldırmamıştı. Düştü. İkinci denemesinde yerinden kalktığında eğilip yerdeki bornozu aldı. Salona geldiğinde bornoza bir battaniye gibi sarılıp uyuyakalmıştı.

Sabahın erken saatlerinde gözünü açtığında ilk olarak üzerindeki battaniye gibi kullandığı bornozu giydi. Odasına gittiğinde gündüz gözüyle cesedi gördüğünde biraz irkilmişti. Yavaşça cesedin yanına gitti. Duvar tarafına çevirdiği başı kendisinin görebileceği yöne çevirdiğinde canlanacakmış gibi hissetti. Gözleri açıktı çünkü. Sol eliyle gözlerini kapattı amcasının. Sağ kolunu havaya kaldırdığında bıraktı gibi yatağa düşmesi bir olunca öldüğünü anlamıştı. Tüm soğukluğunu koruyup hemen giyindi. Bütün eşyalarını topladı. Evi gezip para edebilecek üç beş parça eşyayı da aldı. Büyük bir bavula doldurdu. En son amcasının kıyafetlerini kurcaladı. Amcasının cüzdanı, otobüs kartını, kalan birkaç eurosunu da aldı. Eşyalarını alırken mutfak masasının üzerindeki kartviziti gördü. Birkaç saniye bakındı. Kara kara nereye gitmesini düşünmesine gerek yoktu. Nereye gideceğini biliyordu. Aklı çalışmaya başlamıştı o an. Kartviziti paltosunun cebine koydu. Cesetten kurtulması gerektiğini fark ettiğinde de kimselere görünmeden apartmanın bodrumundan biraz tiner ve benzini alıp dairenin her yerine döktü saniyeler içinde. Zaten ikinci kattalardı. Çıkması kolay olacaktı. Mutfaktaki ocaklardan birini de sonuna kadar açıp hemen evi terk etmesinin ardından on beş yirmi saniye sonra büyük bir patlama oldu. Kalabalık yanan binanın çevresine üşüştüğü an dikkat çekmeden olay yerinden uzaklaştı. Yepyeni bir hayata yelken açacağı umuduyla adımlarını atıyordu.


_
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
I Hate Beauxbatons
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Fransisco Armani-
Buraya geçin: